Kayıtlar

2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

kısa öykünün kısa öyküsü

Saat gece iki olmuş, saate bakmayışından belli kalmaya niyetlisin kalbimde. Oysa acelem var benim, hem de geç kaldığını bile bile. İnsanları sevmem ben, kendimi bile; beni neden seversin merak ederim? Neyim kaldı ki elimde, bir tek kalem, kağıt, birkaç boya. Dedim ya acelem var benim, seni merak etmeyeceğim. Acelem var benim sevgilim, on yıl öncesi gelecektin. Sevemiyorum ben, ama tabi nereden bileceksin. Umursamaz bir adamım ben, belki biliyorum diyeceksin. Olmaz sevgilim, sevgilim diyemem. Olmaz işte kalamazsın kalbimde. Saat iki olmuş kalkıp gitmelisin şimdi. Gece yalanları bunlar, devamında olacakları bilmelisin. Gece yalanları fazlası değil, bahçedeki kediler gibi. Sen uzaklardaki kuş olmaya devam edeceksin, biliyorsun bu şekilde sevemezsin. Ben bir hevesten ibaretim bilemezsin, gelemezsin.

biz olma telaşı

Yorgun musun? Uyudun belki. Göz kapaklarında gerginliği uyku öncesinin. Bilemeden ne tarafa döneceğini, nereye koyacağını ellerini. Biraz kıpırdadın belki, ah görebilsem bileklerini, avuç içlerindeki izlerimi... Sabah, şehrin ışıkları yüzümde; Yanaklarımda toplanmışlar sıcacık Güneş sıcacık. Kirpiklerimin rengini görebiliyorum, sahtelikten uzakta, senin yakınında. Zaman ise  biz  olma telaşında. Konuşalım istiyorum sabahın olmadık saatlerinde, Susalım yine gecenin derin vakitlerinde. Sonbaharı bekleyelim, o da bizi. Bak geciktirdi yağmurlarını, görüyor musun? Yorgun musun? Yorgunsun, biliyorum. Biliyorum,  seni seviyorum.

sen, ben

İki nefes arasındaki ağrı, her yer; Her şeyde, yoğunlaşıyor, Yoğunlaşarak ağrıyor,-ağırlığı. Gel, bakıyorum ayaklarım soğuk, üşüyorum ben, başım, Üşüyorum her yandan, her... İçim de, içimde koyulaşan, Sen, her sen, benden. Bastırmak istiyorum, daha da ağrısın, ağır ağır, Daha da sen, ağrısın. Bendim, ama şimdi sen, dönerek bakıyorum, -üşüyorum Her yer sen. Dokuyorum tenini, içine ilmek ilmek ruhunu, -önce ruhunu. Bastırırsam ruh, dokunursam ten. Unutma, bastırırsan ruh, dokunursan ten. Başkası değil, sen. İki, iki: iki sarhoşuz, iki sarhoşum ben. Biraz ellerimden gözlerin, biraz gözlerimden gülümsemen,-ah Gülümsemen ve sen, sen. Geceyse şarap, geceyse sen, Gündüzse tamam, ama geceyse sen, ben. Zeytin, tarlasında kuyu, başında arıları, korkma, Aslında yalın yanan dereden, Gel, dakika, gel ağrı, İki nefes, iki nefes senden, Beni sana, senden.

gönülden gelen

İçine çekti, sonbaharı beklerken, güneş kokusu, evet, vardı böyle bir şey - güneş kokusu... *** Kavramlar, kavramlar. Neden yaratmaya çalışıyordu bu sınırlarla dolu olan kavramları? Bilemediği şeyleri bilemeyeceğini kabul edemeyen insanoğlu, evet insanlığın öfkeli, kanlı, acımasız ve dertli uzun tarihinin kısa özeti buydu. Dünya hep olduğu gibi, adaletsiz, siyasetle kavrulmuş, anlamsızlıklarla dolu, tutarlı olması beklenen tutarsızlık, ve tüm bu tutarlı tutarsızlığa dayanamayan insanların değişmez isyanları. Oysa onun için farklıydı artık. İnsan aklının kavrayamayacağı konuları bilemeyeceğini kabullenmeye başlamıştı, ve onun hayatındaki dönüm noktası olmuştu bu, diğer insanlardan uzaklaştığı bir dönüm nüktası. İnsanız, bizim işimiz bu "bilmemek" diye düşünüyor, bilinmezlikleri anlamamasını anlıyordu. Sınırlar içine oturtmaya çalıştığımız kavramlar aslında insanoğlunun tanımlarından uzak, sınırları olmayan bilgilerdi ne de olsa. Tüm bunları düşündükçe içindeki hırçın i...

belki

Ilık ılık içine işleyen bir şiirin son birkaç kelimesini tekrar okurken, tam o anda ve o balkonda, bir yaz yağmurundan habersiz, yıllardır ilk kez gergin görünmeyen çehresiyle bakışlarını şiirden gelen özgürlüğe teslim ederek oturuyormuş. Böyle anlarda tam olarak olması gerektiği yerde olduğu hissinin tatmini içini sararmış. Bir şeyleri kaçırıyormuş hissinden uzakta, yarın ölüverecekmiş de sanki hikayesi sevgisiz kalıverecekmiş gibi düşünmeden, her anı yaşamak isterken yaşamaktan korkmasının varlığından ırak, bir hismiş bu her yanını saran. Anın büyüsü saniyelere ancak yetebilmiş olacak ki tüm parmaklarıyla elinden kaçıp gidecek hayallerinin o anki sahibi kahve kupasını kavrayarak sımsıkı bastırıyormuş. Farketmiş olsa gerek bunu, balkonda yazın en sıcak rüzgarlarından biri eserken üşüdüğünü bahane ederek içerdeki odaya doğru ilerlemek için ayağa kalkmış. Yanlış anlaşılmasın, bahane ettiği de kimse yokmuş etrafında, bahaneyi de kendisine etmiş. İçeri doğru yürürken bir hışımla balkon k...

karanlık mı, aydınlık mı?

Karanlık mı korkutan ve kaçılan, yoksa aydınlık mı? Bilinmeyenin, karanlığın ve siyahın her zaman korkunç olduğu düşüncesi belki çocukluğun istisnasız her insana verdiği bir fikir. Bugünlerde bunu düşünüyorum: acaba aydınlık mı daha rahatsız edici ve korkunç olan? "Cehalet saadettir." Karanlıktan bilinirliğe çıkan her yeni şey insana bir his yükler, iyi veya kötü, ona karşı bir tepki oluşturmak zorunda kalır benliğimiz. Oluşmakta olan bu aydınlık başta rahatlatıcı gibi görünse de çok geçmeden hemen yerini bir rahatsızlığa, bir huzursuzluk içinde düşünme hallerine bırakır. Bilinen şey her zaman daha gerçektir, gerçek olan her şey daha çok korku, tepki, sorumluluk ve düşünce gerektirir. Belki bu noktada asıl bilinmeyenin bir sürü olasılığa gebe olmasından dolayı korkutucu bir şekle büründüğü söylenebilir, oysa bu olasılıkların henüz  gerçekleşmemiş olması o korkuyu her zaman gerçek olduğu halindeki seviyesine ulaşmasını engeller. Yatağının altında saklanmış, karanlıktan bir c...

haletiruhiye

Çok umursamaların umursamazlığa çıkacağı iddiası, Diyorum bitkin düşünmelerime de su serpmeli, serpmeliydi. Oysa bu -meli,malı 'lar... artık bana yetmiyor, yetemiyor hiçbir şey, ve her şey sadece araftan biraz daha geceye katıyor. Kendimde olmayanın bende bolca var olmasının çelişkisi de bu, Hâlbuki çelişki değil bu, çelişmiyor. Gülmelerle saklanmıyor artık ağrım, sızım. Şimdi eskiye yazılanlar, bir hissin kanatlarını kırıyor ve katil oluverecekken duruyor, Hissettiklerimi tanımaya çalışarak geçen yıllar ise yine pencereden bakıp alay ediyor. Dedim ya, çelişki deniyor ama çelişmiyor. Günle beslenmeye çalışıyorum, o da olmuyor. Şimdi hep bir ihtimal sıfatlardan yoksunluğum, görünmezlik hissi, zaten şu hayattan da belirsizliklerle göçüp giderim. İnsanmış gibi hallere bürünmek çok zor biliyorum,  ben de bocalıyorum. Uyanıyorum ve artık bir silgiyim ben! Hani şu bir oraya bir buraya tahta sıralarda dolaşan, yazılanları sildikçe küçülen, en son da yok olacakken unutulan ...

berrak bir bulanıklık, bulanık bir berraklık

Deniz. Deniz uzanıyor önünde sanki sonsuz oluverecekmiş gibi ufku tehdit ediyor, o da bu tehditi izliyor usulca. Yıllardır o kadar bulanıktı ki su, sadece tek bir renkle yerleştiği yerden kalkmıyor. Dalgalanınca ancak koyusuna ulaşılan tek bir mavi. Ama bu sabah farklı. Deniz o kadar berrak ki içindeki tüm canlıları seçebiliyor. Tüm zerreler varlığını kanıtlarcasına kendilerini ona gösteriyorlar sanki. Tüm katmanlarını görebiliyor, en derin en sığ farketmeden. Gözleri yanıyor. Binlerce, milyarlarca şeyi görmek. Denizin o canlı sıcaklığı içini ürpertiyor. O sıcaklık soğuk bir esinti gibi üşütüyor onu. Denizi tüm berraklığıyla görmek ona iyi gelmiyor. Oysa geleceğini ummuştu yıllarca bunu da biliyor. Bulanıkken deniz, kendini o soğuk sulara atmanın güzelliği... O bulanık maviliği isterken bir yandan berrak olmasını dilemişti denizin biliyor. Şimdi o deniz berrak, ama soğuk gelen sular ise artık gözüne sıcak geliyor. Atamıyor kendini bu berrak denize. Onun yerine binlerce balığı, yos...

şarap ve o iki dilim pasta

“Karman çorman hissedişin tane tane çözüleceğini, yeniden, bu kez mükemmel bir düzen içinde bir araya geleceğini ve hayatın bir anlama kavuşacağını hayal etmek: yazmak.”  ― Barış Bıçakçı, Sinek Isırıklarının Müellifi Varlığı yetiyordu, vardı, vardık. Kendi içimizde yok olmaya yüz tutmuş olsak bile benim hikayemde ikimiz de var dık. Ben de Barış Bıçakçı'yı dinledim ve yazdım. --- Rüyamda duydum kokusunu ilk defa; sonraları sarıldım, yine rüyamda. İnsan şekline bürünmüş hüzünden fazlası değildim oysa. Keşke kelimeler terk etseydi de anlamasaydım böyle bir gecede. Şehirler ya da yalnız kumsallar? Gece gölgeleri yutuyor Işığın nağmeler doğurup bizi sarhoş ediyor. Ne fark eder ki sarhoşluğuma biraz da o gülüşünden katsam? Bakışlarında gördüğüm senin mi benim mi çocukluğum bilinmez. Birkaç beyaz yoldan geçsem o saçlarında yanıp sönen. Annemin gülümsemesinden ortaya saçılan, tozlanmış anılar mıydı Tüm bunları fikre getiren? Önyargıların önyargısı mıydı o acıların med-cezi...

"kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği o kokulu ağaç"

Mavinin daha çok gökyüzüne yakıştığını kabullenmesi yıllarını almıştı. O açık berraklığın onun bulanıklığına uymaması pek de şaşılacak bir şey değildi. Oysa yeşil. Yeşil farklıydı. En çok yeşil kazaklarını seviyordu bu yüzden. Kavrıyordu onu, sarıyordu tüm vücudunu yemyeşil bir orman. Yağmurlar besliyordu bu ormanı. Gökyüzüne imreniyordu bu orman. Ulaşamayacağı o maviliğe. Arada rüzgarlarıyla, yağmurlarıyla yetinmek zorunda kaldığı o büyüleyici duru mavilik. --- Babası usulca yanına oturup, sanki saatlerdir bir muhabbetin içindelermiş de bunu devam ettiriyormuş gibi sordu: "Edebiyatı sevmene hem seviniyorum hem üzülüyorum."dedi. Neyin gerçek neyin kurgu olduğunu karıştırmak mı kastettiği diye düşünerek babasının yıllara karşı koyamamış göz kenarındaki çizgilerini daha da bir fark ederek yüzüne şaşkınca baktı. Babası istediği ilgiyi toplamıştı belli ki hemen lafına devam etti bu küçük duraksama sonrası: "Edebiyatın seven insanların gelgitleri olur, dalgaları, fırt...

grilerin dünyasında

ben küçükken... grilerin dünyasında, siyah ya da beyaz olanları bulmaya çalışırdım, ama şimdi görüyorum ki içi bembeyaz olanlar siyahlara, içi kapkaranlık olanlarsa beyazlara bulanabiliyor bu hayatta. "iyi" ya da "kötü" bizi durdurmak ya da harekete geçirmek için ortaya atılan kalıplardan başka bir şey değil. ama hala tek bir şeyde grilere yer olmadığını biliyorum; "sevgi". hayatta bir şey çok net: o da acılarımızın bizi olduğumuz kişi haline getirdiği.  ben çocukluğumu ne zaman zarar görücem bu hayattan diye bekleyerek geçirdim. babamın mesleği, annemin yıpranmışlığı, ablamla dertleşip ona ablalık yapıyor olmam... güçlü durmak ve üzüldüğünü belli etmemek. gidip anneannemlerdeki o yüklüğün, o eski dolabın önünde oturup beklerdim, her şeyin geçip bitmesini. hayatımda onca şey oldu. herkesi, her şeyi olduğu gibi kabul edebildim. ama buna rağmen herkes buna karşı olmaya çalışırcasına beni olduğum gibi kabul etmedi. olmamı istedikleri dilara olduğum ...