"kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği o kokulu ağaç"

Mavinin daha çok gökyüzüne yakıştığını kabullenmesi yıllarını almıştı. O açık berraklığın onun bulanıklığına uymaması pek de şaşılacak bir şey değildi.
Oysa yeşil.
Yeşil farklıydı. En çok yeşil kazaklarını seviyordu bu yüzden. Kavrıyordu onu, sarıyordu tüm vücudunu yemyeşil bir orman. Yağmurlar besliyordu bu ormanı. Gökyüzüne imreniyordu bu orman. Ulaşamayacağı o maviliğe. Arada rüzgarlarıyla, yağmurlarıyla yetinmek zorunda kaldığı o büyüleyici duru mavilik.
---

Babası usulca yanına oturup, sanki saatlerdir bir muhabbetin içindelermiş de bunu devam ettiriyormuş gibi sordu:
"Edebiyatı sevmene hem seviniyorum hem üzülüyorum."dedi.
Neyin gerçek neyin kurgu olduğunu karıştırmak mı kastettiği diye düşünerek babasının yıllara karşı koyamamış göz kenarındaki çizgilerini daha da bir fark ederek yüzüne şaşkınca baktı. Babası istediği ilgiyi toplamıştı belli ki hemen lafına devam etti bu küçük duraksama sonrası:
"Edebiyatın seven insanların gelgitleri olur, dalgaları, fırtınaları olur. Yıllarca geçen onca fırtınanın arasında anca küçük molaları olur kalbinin, fikrinin."
Savunmaya geçecek gibi oldu bu cümle karşısında. Aniden bu konu nereden esmişti ailenin emektar babasının kafasına onu da hiç bilmiyordu. Sonra düşüncelerini toplamaya çalışarak cevabına başladı:
"Fırtına olmazsa limanın ne anlamı olur? Fırtına var diye, fırtına yüzünden o limana güvenli diyoruz. Sakin diyoruz. Tüm dünya güvenli ve sakin bir liman olsaydı, adı sadece "liman" olurdu. Bu sıfatlara gerek kalmazdı. Fırtına sonrası o huzur, en başta fırtına var diye, sonra da bu fırtınanın üstünden gelindi diye bu kadar tatmin edici bence."
Babası dalgın gözleriyle kendi ellerini incelemeye başladı. Avuç içindeki bir balık ağından kurtulmak istercesine ellerini ovuştururken, bulacak gibiydi sanki nedenlerini ve yılların endişelerini.
"Yaşlanınca öyle gelmiyor." dedi babası. "Yorgunluğumdandır belki. Boşver sen. Sadece yaşa. Bırak kendini ve yaşa. Hayat öğretiyor. Anlamı da anlamsızlığı da. Anlam ararken anlamsızlıkla karşılaşıp öfkelenen insana ölmeyecekmiş gibi sevmeyi de yine o öğretiyor. Katlanmayı da yaşamaya."
Ne diyeceğini şaşırmıştı. Bu yaşlı adamın bilgili ve okuyan bir insan olduğunu bilir ve hep takdir ederdi, ama konuşmaları bu bilginin ışığında coşkulu geçerdi, aydınlık geçerdi. Oysa şimdi elindeki son el fenerini de hala yolda olmasına rağmen söndürmüştü sanki babası. Kızamadı, üzülmekle beraber hak veriyordu, ama "hak vermek" hiçbir zaman üzülmenin önüne geçemiyordu bu seferde de olduğu gibi.
---

Hayat insan olsaydı? Katlanabilir miydi kendine? Dengesiz biri olmaz mıydı sizce de, diye düşündü. Belki akıl hapishanesine kapatırlardı hayatı. O da intihar ederdi belki? Sonra da içindeki onca yaşamla beraber ölüme teslim olurdu. Biz de bunun adına kıyamet derdik, yıllar önce varsaydığımız gibi.
---

Duşta bile düşünmeden vaktini geçiremiyordu. Öfkeyle suyun sıcaklığından kurtulmak isteyerek aniden soğuk suyu açtı. Ani gelen soğukluk düşüncelerinde onu arındırmıştı bir anlığına. İnsanız. Vücut hemen yaşamı tehlikeye girince bir tek bu durumdan kurtulmaya odaklanıyor.

Havluya kendini sararken yılların değiştiremediği o çamaşır deterjanının kokusunu daha iyi içine çekebilmek için yüzünü havluya bastırdı. Aklında hala duşta düşünmeden duramadığı o cümleler, tespitler, hayatı çözmeye dair teşebbüsleri geçiyordu, milyonlarca insandan birinin daha teşebbüsü:

"Anlaşılmak değil, başkası tarafından tamamen tanınmak değil, sadece bilmek ve sevmek ve karşılığında bilinmek ve sevilmek istiyoruz. Tanımlayamadığımız isteklerimize doyamıyoruz. Her şeyi istiyoruz. Hele bu devirde seçiciliğimiz kendimiz dışında herkesin elinde. Daha çok besliyoruz içimizdeki zalim ve doyumsuz canavarı. Yetmez diyoruz. Bu kısa hayata her şeyi sığdırmak ya gaye. Her şeyi yaşamalıyım istediğim diyoruz. Oysa hayat bir yandan yaşayamadıklarımız. Sevgi istiyoruz. Bazıları da parayla satın alamayınca sevgiyi daha da sinirleniyor duyuyoruz. Paramız, ünümüz, konumumuz yetmiyorsa sevgiyi satın almaya bunu sadece olduğumuz insanla yapmak zorunda kalmak riskler dolu diyoruz. Sevilmek bir de garanti de değil ya, bazen ne yaparsak yapalım sevilemiyoruz. Seveceksek bir insanı, hem zeki, hem çekici, hem ahlaklı, hem güvenilir olsun istiyoruz. Herkes ona baksın ama o kimseye bakmasın istiyoruz. Hem durgun hem eğlenceli olsun istiyoruz. Bir bu mükemmel olmayan dünyada, mükemmel olmayan halimizle gerçekten insan değil belki de bir robot istiyoruz kendimize. Biz çok şey istiyoruz ve işte bir de bunca belirsizliğe katlanamıyoruz. Daha da zalimleşiyoruz. İsteklerimizin basit olduğunu kabul edemeyen, anlamsız dünyada çok fazla neden ve anlam arayan bizler sadece insanız çünkü. Kendi gönlümüzün katili insanlarız. Neden olarak da dünya acımasız diyoruz. Dünya acımasız değil, sadece yaşama yer sunan bir gezegen o. Bizler acımasızız. Ölümle de bu belirsizliği yüzünden başa çıkamıyoruz. Dayanamıyoruz. Ölüm geldiğinde benliğim yok olacak zaten gibi cümlelerle avutuyoruz kendimizi düşünmemek için, ama ne zaman bir aralık olsa yine dayanamıyoruz. Bilgi ve sevgi bizim uyuşturucumuz. Bağımlıyız. İçten içe biliyoruz. Tüm hayatımız boyunca güçlü durmak uğruna içimizde ölürken yine de inkar ediyoruz bunu. Gerçi kabullenince de ya sessizleşiyor, ya deliriyoruz..."

Yorulmuştu bunları düşünürken de hızlıca yazarken de. Sonra her insan gibi içinden attığı öfkesinden uzaklaşarak "makul" beklentilerine geri döndü. Mutfağa doğru ilerledi. Hala duş sonrası saçlarının ıslaklığıyla havlusuna sarılıp mutfak masasına oturdu. Çaydanlığı izlemeye başladı. Oktay Rifat ne güzel demişti öyle, o da birazdan kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği o kokulu ağacın huzuruna erecekti. Edebiyat ne güzel şeydi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

gönülden gelen

karanlık mı, aydınlık mı?