karanlık mı, aydınlık mı?

Karanlık mı korkutan ve kaçılan, yoksa aydınlık mı?

Bilinmeyenin, karanlığın ve siyahın her zaman korkunç olduğu düşüncesi belki çocukluğun istisnasız her insana verdiği bir fikir. Bugünlerde bunu düşünüyorum: acaba aydınlık mı daha rahatsız edici ve korkunç olan? "Cehalet saadettir." Karanlıktan bilinirliğe çıkan her yeni şey insana bir his yükler, iyi veya kötü, ona karşı bir tepki oluşturmak zorunda kalır benliğimiz. Oluşmakta olan bu aydınlık başta rahatlatıcı gibi görünse de çok geçmeden hemen yerini bir rahatsızlığa, bir huzursuzluk içinde düşünme hallerine bırakır. Bilinen şey her zaman daha gerçektir, gerçek olan her şey daha çok korku, tepki, sorumluluk ve düşünce gerektirir. Belki bu noktada asıl bilinmeyenin bir sürü olasılığa gebe olmasından dolayı korkutucu bir şekle büründüğü söylenebilir, oysa bu olasılıkların henüz gerçekleşmemiş olması o korkuyu her zaman gerçek olduğu halindeki seviyesine ulaşmasını engeller. Yatağının altında saklanmış, karanlıktan bir canavarın ona geleceği hayaliyle korkan bir çocuğu düşünün. Şimdi de gerçekten o çocuğun bir canavar gördüğünü. Savaşın ortasına düşer miyim diye savaş olasılığından korkan bir insanı düşünün. Sonra da savaşta istemese de savaşmak zorunda kalan birini.

Başta ne kadar korkutucu gelse de karanlık ve bilinmezlik aslında insanı en korkan halinden koruyan bir kalkandır çoğu zaman, belki de her zaman? Ölümün bilinmezliği ve gizemli oluşu hala onu bizim için katlanabilir bir korku haline getirmiyor mu? Hala aklımızı ölüm konusundan uzaklaştırabiliyoruz. Oysa ölüm anı ve sonrası bilinebilirlik kazansaydı, şu yaşadığımız an daha da çekilmez olduğu gibi hayata dayanamamaktan ortaya çıkan intihar da bir çözüm olarak görülmezdi belki?

Bilinmeyen, karanlıkta kalan ve içimizi ürperten her şey, aslında hayallere, iyi-kötü olasılıklara, umursamamazlıklara, ve belki de insanın kendi yarasına bilinmezlikler sayesinde katlanmasına olanak sağlayan birer köprüler aslında. Siyah ve beyaz, karanlık ve aydınlık kavramları anlam bakımından düşünülenin tersiyle tepkiler veriyorlar yaşamlarımıza. Çoğu zaman siyah bir gece insana kendisi olması fırsatı tanırken, diğer tarafta o sakinlikten uzak aydın bir gün insanı karmaşasıyla farketmeden çıldırtıyor. Bahsettiğim şey karamsarlık değil. Geceyi, yağmuru ve sisi seven insanların aldığı o melankoli hazzı değil bahsettiğim. Sadece güven hissi. Dinginlik hissi tıpkı anne karnında henüz dünyayı hiç görmemiş bir bebeğin huzuru gibi. Devamında gelen aydınlık ise acıyla beraber hayatına giriyor bebeğin. Her zaman aydınlığa çıkmak, bilmek ve bilinmek bir risk olarak değerlendirilir sorumluluk hissiyle gelen. Oysa o acının ya da mutluluğunun sonuç haline büründürülme ihtiyacından doğan sorumluluk hissi olmasa, hayat çok daha farklı bir düzende olurdu, bu hayli olası.

Sorumsuzluk hissiyle rahatlatan bir aydınlık yok bu dünyada; gün ışığına çıkan her şey aydınlanacağına aksine kirleniyor hayatta. O nedenle siyahın ve bilinmezliğin sunduğu o olasılıklarla dolu değişmez gerçeklikten uzak o gizemli rahatlık, dürüstçe benliklerin var oluşuna saygı gösterip onları karanlığında daha çok koruyor korkulardan uzakta. Artık karanlığın aydınlık kadar korkutucu olmadığını var saysa ve buna inansa bile o insan, peki ya niye yine de aydınlığa ulaşma çabası var içinde, bir sonuç bir varış şehri istercesine? Her zaman daha korkutucu olacağını hissetsek de fırsat buldukça bilinmezleri bilinir hale getirme çabamızın nedeni ne? Bilinirliğe açlığımız mı, sorumluluğu istemesek de uzun süre sahip olmayınca yine de gözümüze güzel gözükmesi mi? Bazen bilip onla güç elde edip, sonra kendi değerlerimizdeki iyi olan benliğimize ulaşıp onu tekrardan kötü yapma isteği mi? Değişime saplantılı, tatminsiz, cevap aradığını zanneden, cevaba ulaşsa bile bununla yaşayamayacak olan tutarsızlığımızın tek açıklaması yaratılışımızın böyle oluşu mu? Anlamlı olarak tutarlı olan hiçbir şey yokken aslında içlerimizde neden öyle olsun isteyişlerimiz? Kabul etmek, sonuç kavramını sevdiğimizi iddia etmemize rağmen neden en nefret ettiğimiz eylem? Başa döndük... Tutarsızlığımız bize dair olan tek tutarlı şeyken, bunun dışındaki her şey hakkında geçerli bir düşünce ortaya çıkarma isteğimiz içimizde asırlardır süregelen beyhude bir dava.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

gönülden gelen

"kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği o kokulu ağaç"