şarap ve o iki dilim pasta

“Karman çorman hissedişin tane tane çözüleceğini, yeniden, bu kez mükemmel bir düzen içinde bir araya geleceğini ve hayatın bir anlama kavuşacağını hayal etmek: yazmak.” 
― Barış Bıçakçı, Sinek Isırıklarının Müellifi

Varlığı yetiyordu, vardı, vardık. Kendi içimizde yok olmaya yüz tutmuş olsak bile benim hikayemde ikimiz de vardık. Ben de Barış Bıçakçı'yı dinledim ve yazdım.
---

Rüyamda duydum kokusunu ilk defa; sonraları sarıldım, yine rüyamda. İnsan şekline bürünmüş hüzünden fazlası değildim oysa. Keşke kelimeler terk etseydi de anlamasaydım böyle bir gecede.

Şehirler ya da yalnız kumsallar?
Gece gölgeleri yutuyor
Işığın nağmeler doğurup bizi sarhoş ediyor.
Ne fark eder ki sarhoşluğuma biraz da o gülüşünden katsam?
Bakışlarında gördüğüm senin mi benim mi çocukluğum bilinmez.
Birkaç beyaz yoldan geçsem o saçlarında yanıp sönen.

Annemin gülümsemesinden ortaya saçılan, tozlanmış anılar mıydı
Tüm bunları fikre getiren?
Önyargıların önyargısı mıydı o acıların med-cezirlerini besleyen?
Şimdi ben etrafımdaki her şeyin bu kadar farkında,
yine de varlığımı kaybediyormuşçasına siliniyorum renklerden.
Dalgın ve durgun.
Bakamıyorum hiçbir göze seninkiler değilse,
hiçbir hikayeyi istemiyorum sana dair değilse.
---

O "bir gün" yuvalanmış sanki içinizde demiş o güzel şair. Aklımda hep o hayali ev. Çizmeye kıyamadığım o ev. Kumsala bakan. Arkası orman. Balkonuna çıkıp o tuzlu su, rüzgâr ve orman kokusu karışımını bir büyülü dermanmış gibi içime çekişimi hayal ederim özellikle. Hep aynı evin aynı balkonu. Geçen gece rüyamda o balkondaki toprak rengi koltukta uzanıyordun. Uyuduğuna emin olamasam da yavaşça yanına yaklaştım ben de. Elimde çocukken en çok sevdiğim battaniyem, üstünü örtmek isteğiyle sana doğru uzandım. Rüya ya bu. Yüzünde o yarı durgun yarı düşünceli ifade değil, yerine ağlamaklı ve acı dolu bakışların vardı ve oturmuşlardı göz pınarlarındaki verandaya. Battaniyeyi bir kenara bırakıp sana sarıldım. Sonra hatırlayıp varlığını battaniyenin var ettim onu ve üstümüze sardım. Belki on dakika boyunca aralıksız ağladın. Yine rüya ya bu, karın ölmüş. Bana durumu anlatmaya -daha fenası anlatamamaya- başladın. Kelimeleri seçemiyordun, ellerin titriyordu. O kelimeleri, kelimelerimi doğuran ellerin. Üstündeki hırkandan yayılan kokunu gizlice içime çekmeye çalışıyordum bense. Battaniyeyi, soğuğu, üşümeyi bahane ediyordum. Senin sevdiğin ölmüştü. Oysa asıl ben kendi sevdamı oracıkta öldürüvermeliydim diyordum içimden. Yapamadım. Güneş o kadar güzel kendini öldürüp denize kavuşurken bir de ben öldüremedim. Zaten istesem de yapamazdım. Ama insan yapabileceğini düşünmek ister. Elinde olduğuna inanmak ister. Elindeyse zaten ne şahane! Aşk olmayan bir aşka "aşk" der ve onu güzelce öldürür.
---

Bulurdum önceleri hep bulmuştum, vardı her şeyin bir nedeni. Ona öyle bir cümle söylemeliydim ki geçmeliydi acısı. Dinmeliydi gönlünün bodrum katlarındaki o sızı. Altı üstü bir insandım, yapamadım. Nefret etmek istedim o kadından. Onu bırakıp gidecek, ölecek ne vardı. Burada kollarımda titreyen bu adamın kalbinde o yarayı açacak ne vardı. Keşke ben ölseydim diye düşündüm o kadının yerine, ve o yara hiç açılmasaydı. Ama nafile. Aşk bencildi bir yandan. Tüm kalbimi gece kadar karartıp bu adamın sıcaklığında boğmak istedim. Binlerce parçaya bölünüp her parçamı o hırkaya dikmek istedim. Yok oluversem o an her şey düzelecekti, arınamıyordum bu hislerden. Ne zaman ve nasıl olduğunu bilemediğim bu sevdanın kollarında biraz daha boğuluyordum sadece. Etraftaki dağınıklığa, içerdeki kapıdan özgürlüğüne ulaşmaya çalışan balkon perdesine, o ilk alınan vazoya, hepsine ve her şeye boğulmaya devam ederek bakıyordum sadece.
---

İnsan bilmediği her şeyden korkar. Kalbimin en derin kuyusuna doğru bir taşa bağlayıp atmaya çoktan razıydım bu sevdayı, ama gözlerimi ele geçiren bu sevda ele avuca hele ipe hiç gelmezdi. Babaannemin kuyudan çektiği o kovanın ipi ise sadece benim içindi. Anlamalıydım. Peki ya o gözlerime dolan o gözler ve biraz daha onlara bakabilmek için bulabileceğim onca bahane? Keşke yaşamak eylemini yaşamayarak gerçekleştirdiğim bu hayatta, seninle beraber bu koltukta, bu sahil karşısındaki evde, ruhumdaki her benliği senin cümlelerinle başından geçenleri anlatman için feda etmeye bu kadar hazır olmasaydım. Kendimi de senle beraber bu sahilde kaybetmeseydim.
---

Şimdi akşam ayazıyla tüm iliklerime dolan seni, sadece rüyalarımda koklayabileceğimden korkuyorum. Tüm hikayelerimin bütün karakterleri yerine koyuyorum bizi tekrar ve tekrar. Hiç tanımadığımız bir şehirde beraber etrafta gezinip onlarca insanın farklı pozlarını çekerken buluyorum. Sonra içimizdeki çocuğa yenilerek bir sokak düğününde dağıtılan o pastalardan iki dilim kaçırmamızı, yaptığımıza gerektiğinden fazla gülerek kumsala kaçmamızı izliyorum. Şarapla ve o iki dilim pasta. Hayattaki sahip olunacak en güzel şeyler oluveriyor bir anda. Gülümsüyorsun, dayanamıyorum. Tahayyül ediyorum en ince ayrıntılarıyla o anları… ve her aşık gibi bencilce her gece yapıyorum bunu ancak hayallerde.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

gönülden gelen

karanlık mı, aydınlık mı?

"kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği o kokulu ağaç"