gönülden gelen

İçine çekti, sonbaharı beklerken, güneş kokusu, evet, vardı böyle bir şey- güneş kokusu...
***

Kavramlar, kavramlar. Neden yaratmaya çalışıyordu bu sınırlarla dolu olan kavramları? Bilemediği şeyleri bilemeyeceğini kabul edemeyen insanoğlu, evet insanlığın öfkeli, kanlı, acımasız ve dertli uzun tarihinin kısa özeti buydu. Dünya hep olduğu gibi, adaletsiz, siyasetle kavrulmuş, anlamsızlıklarla dolu, tutarlı olması beklenen tutarsızlık, ve tüm bu tutarlı tutarsızlığa dayanamayan insanların değişmez isyanları. Oysa onun için farklıydı artık. İnsan aklının kavrayamayacağı konuları bilemeyeceğini kabullenmeye başlamıştı, ve onun hayatındaki dönüm noktası olmuştu bu, diğer insanlardan uzaklaştığı bir dönüm nüktası. İnsanız, bizim işimiz bu "bilmemek" diye düşünüyor, bilinmezlikleri anlamamasını anlıyordu. Sınırlar içine oturtmaya çalıştığımız kavramlar aslında insanoğlunun tanımlarından uzak, sınırları olmayan bilgilerdi ne de olsa. Tüm bunları düşündükçe içindeki hırçın insanı sakinleştirmeyi başarmıştı. Yıllardır süren hırçınlık, günlerdir devam eden dinginlikle beraber ilk kez durulmuştu... Karmaşık cümleler sonrası dinginlik...
***

Kabul ettiği en güzel gizem: Aklından geçen cümleleri olmadık zamanlarda başka bir insandan duymak. 
Kuaför. Böyle yerlerde insanların nasıl da alt tarafı bir saç için bu kadar telaşa girdiklerini düşündükçe bir yandan kendisi yalnız hisseder, diğer yandan da elinde olmadan gülerdi. Bugün de işte o günlerden biriydi. Kuaförlerde onca insan telaş içinde koştururken sırasını bekleyen diğer kadınları izlemek düşüncelere dalmak için birebirdi. Görülmek, fark edilmek ve beğenilmek ister insanoğlu, çoğu insan bunu dış görünüşüyle yapardı çünkü kolay olanı buydu. Bazılarıysa bir insanı fikirlerle etkilemeye çalışıp zorlu ve daha riskli bir yola girerdi. O da azınlıkla beraber hayatında zor olan yoldan ilerlemişti, en azından denemişti. Oysa ki neden diyordu bir yandan, niye hep bu azınlıklarda yer alışı? Değiştiremiyordu da bir yandan, başkaları gibi davranamıyordu. Fazla düşünenlerin azınlığı, dertli ve bol sorgulamalı, daha gerçek ama daha zorlu, herkesi bekleriz! Garip bir insandı, sonra hemen ekledi "ama iyi niyetli bir gariplik", garip ama iyi kalpli, özeti buydu sanırım kendisinin ve tüm bu düşüncelerinin... İç sesiyle bu geleneksel konuşmalarından birisini sürdürürken aninden karşısında beliren kadının cümlesiyle irkildi: "Ne kadar da garipsiniz!" Öyle miydi gerçekten? Bu ani gelen tespit sonrası şaşkınlığını gizleyemeden boğazını temizler gibi yapıp, bir nevi savunma yöntemiydi onun için bu, sordu "Neden öyle dediniz?" Kadın telaşla konuşmasına devam etti, sanki o an dünyadaki herkesten daha hızlı konuşması gereken bir yarışmanın finallerini oynuyordu kendi içerisinde. "Çünkü sıranızı beklerken telefonunuza bakmıyorsunuz da ondan canım! Bu devirde olacak iş mi!" diyerek kahkahayı patlattı kadın. Anladı sonra kadını incelerek bu kadın makyajdan sorumluydu,- makyaj, ağda ve diğer tüm bitmek bilmeyen bakım işlerinden. "Etrafa dalmışım..." diyebildi, sonra da gülümsedi,- ya da o öyle sandı. Kadın arkasından seslenen bir hayaletin çağrısını sadece kendisi duymuş olmalı ki aniden arkasına dönüp koridora doğru ilerlemeye başladı. Kısa bir cümle koşturması ve bitiş. Ne de olsa kısa bir hayat koşturması ve kapanış...
***

Hava ılık, belki daha kaç günüm var diye düşünüyordu usulca, yine herkesten gizli. Ölümün belirsizliği de olmasa katlanılmaz diyerek de hemen uzaklaştırdı bu düşünceyi. O ve ölümün dansı. Dansın kaç saat, kaç gün, kaç yıl süreceğiyse muamma. Biraz daha güneş kokusuydu eksik olan, hissediyordu işte, biraz daha güneş kokusu...
***

Neden bu kadar dağınıktı düşünceleri? Kuaförden çıkalı çok olmuştu, o kadar olmuştu ki neredeyse aradığı kitapçıyı fark etmeden geçip gidecekti. İçeri rahatça süzüldü, süzülmek fiilinin hakkını vererek yapıyordu. Birkaç kitabı eline alıp dikkatlice inceledi, keşke istediği kadar çok kitap okumaya yetecek ömrü olsa diye de hayıflanıyordu bir yandan, bilmeden ne zaman biteceğini dansın. Ama asla yetmeyecek istediğim kadarını okumaya! diyerek de itiraz ediyordu iç sesine durmadan... Edebiyatı gerçekten sevdiğini bilirdi, hayatının en gerçek bilgisiydi bu: onun edebiyat sevgisi güneş kokardı. Okumayı tüm sahteliklerden uzakta severdi. Okurken kendisi ve o, okurken o ve ona doğru, okurken ondan kendisine kaybolandı. Bildiğini de bilmediğini de bilemeyeceğini de kabullenmişti, kabullenmelerin en güzeliyse o içine işleyen bakışların sunduğu. İçini ısıtan o çehre ne gerçekti ne hayal, sadece bir ihtimal. Yetinemediği. Şimdi bilmediklerinden ördüğü güzel bir öyküsü vardı yanında, güneş kokan. İçine çekti, sonbaharı beklerken, güneş kokusu, evet, vardı böyle bir şey- güneş kokusu, gönülden gelen.
***

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

karanlık mı, aydınlık mı?

"kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği o kokulu ağaç"