berrak bir bulanıklık, bulanık bir berraklık


Deniz. Deniz uzanıyor önünde sanki sonsuz oluverecekmiş gibi ufku tehdit ediyor, o da bu tehditi izliyor usulca. Yıllardır o kadar bulanıktı ki su, sadece tek bir renkle yerleştiği yerden kalkmıyor. Dalgalanınca ancak koyusuna ulaşılan tek bir mavi. Ama bu sabah farklı. Deniz o kadar berrak ki içindeki tüm canlıları seçebiliyor. Tüm zerreler varlığını kanıtlarcasına kendilerini ona gösteriyorlar sanki. Tüm katmanlarını görebiliyor, en derin en sığ farketmeden. Gözleri yanıyor. Binlerce, milyarlarca şeyi görmek. Denizin o canlı sıcaklığı içini ürpertiyor. O sıcaklık soğuk bir esinti gibi üşütüyor onu. Denizi tüm berraklığıyla görmek ona iyi gelmiyor. Oysa geleceğini ummuştu yıllarca bunu da biliyor.
Bulanıkken deniz, kendini o soğuk sulara atmanın güzelliği... O bulanık maviliği isterken bir yandan berrak olmasını dilemişti denizin biliyor. Şimdi o deniz berrak, ama soğuk gelen sular ise artık gözüne sıcak geliyor. Atamıyor kendini bu berrak denize. Onun yerine binlerce balığı, yosunu, vatozu, kayalıklarını gördüğü bu denizin neden bu kadar berrak olduğunu düşünüyor. Keşke bulanık olsaydı diye bir yandan iç geçirmeden edemiyor, hem bulanık hem berrak olsaydı keşke. Berrak ve bulanık kelimeleri dolanıyor birbirine ve ince bir sis havaya sarılma çabasındaymış gibi yayılıyor etrafa, berrak bir bulanıklık, bulanık bir berraklık.
---

Tüm bunlar aklının tek meşgalesi olmuşken o sırada yanına bir kız çocuğu yaklaşıyor. Çocuk sessizce duruyor yanında. Dakikalar geçmiş olmalı ama ifadesini değiştirmiyor kadın. Bir şey dese bu çocuk camdan bir şişenin yere dağılmasından daha şiddetli un ufak oluverecekmiş gibi hissediyor, korkuyor ve susuyor. Zamansa korkusuzca geçiyor. Çilleri sayılabilecek kadar belirgin, bakışları heyecanlı bu kız çocuğu aniden telaşlanıyor. Elbisesini çekiştirmesinden belli ani bir telaşa düşmüş gibi görünüyor. Çocuk eline aldığı defterine hızlı hızlı yazıyor o koyu kırmızı kalemiyle. Kadın şaşırıyor. Neden konuşmuyorsun diye sorabiliyor sadece. Çocuğun uzattığı o kağıdı şaşkınlıkla alıyor o mavi ellerinden. Kadın hızlıca tüm satırlara bakıyor ama düşünmekten okuyamıyor, tekrar tekrar başa dönüp okumaya çalışıyor, sonunda nefesini içine doldurup başarıyor, ve okuyor. "Benim ailem bu denizde. Sesim ise hiç olmadı. Gülünce bile kahkahamın yerini boş bir sessizliğe karışıran dudaklarımın hareketi alır. Ben sadece yazıyorum. Eskiden tüm kelimeleri yanyana koyunca bir anlam ifade etmeyeceklerini düşünür yazmazdım. Sesimin bir gün gelivermesini beklerdim. Şimdiyse seslerin üstüne çok gitmiyorum, ihmal ettiğim kelimelerime gidiyorum. Yazma işini ben yapıyorum, onlar da anlatma işini. Yazdıklarımı da bu denize bırakıyorum onlar okusun diye, çünkü okuyorlar. Orada-işte işte orada- okuyorlar. Görsen bir, baksana oraya!" 

Kadın geçmişini düşünüyor. Geçirdiği yıllar boyunca, günler geceleri kayırıyor ve gündüzleri durmaksızın azaltıyor, ve kadınsa asla yazamadığını hatırlıyor, bu kız çocuğuna bir şey demek istiyor o an. Oysa çocuğun bir şey sormadığını da biliyordu. O çocuk sadece oracıkta kayalıklarda duruyor. Kadının varoluşuna şahit olmaya gelen bir seyirci, bir ziyaretçi misali, birazdan elindeki güneşi mavi kapaklı kitaba fırlatmak niyeti. Kadın düşünüyor... Dün daha çok vardım diyor, bugünse her yerde kollarım bacaklarım, gereksiz uzuvlar gibi bir kanser gibi var olmaya kıvranan, kıvrılarak artıyor her köşeden durmadan-duramadan. Bir "gibi" ile kesinlikten kurtuluvermek ya amaç, dün daha çok varmış gibiydim diyor, ve bunu yokluğunun hissini bilirmiş gibi söylüyor. Kendi yalnızlığıyla kendi yalnızlığını tartıyor. Yılları emanet bir kıyafet gibi üstüne geçiriyor asla zamana güvenmiyor, diğer yandan bu kız çocuğuyla ne yapacağını da pek bilmiyor. Çocuksa kadın bunları düşünürken çoktan yazdıklarını, aidiyetini tamamlayacak olan kelimelerini, denize teslim etmiş gidiyor. Uzaklaşıyor. Kadınsa sadece bakıyor arkasından. Sonra da denize bakıyor sanki yazılanları teslim alacak bir aile görüverecekmiş gibi. Başını eğdiği anda kaçırabileceğinden korkuyor bu anı.
---

Var olmak sürekli yaklaşma hali midir diye düşünüyor. Var olmak fiilindeki olmak asla tamamlanamıyor, oluyor, olmuyor, olacak, oluveriyor,olmuyor, sürekli dönüyor o çemberde, çemberde değilmiş gibi kandırıyor kendini, dönüyor bu döngü. Başı sonu neresi bilemiyor ki çemberin. Her nokta aynı uzaklıkta merkeze ama her varoluş aynı uzaklıkta mı ona diye sorguluyor. Sağda solda tutunacak kelimeler arıyor. O kız çocuğu gibi anlamlarını kelimelere akıtıp düşüncelerini biraz da olsa dindirmek istiyor. Tek bir renk olmak istiyor. Her rengini görmek ağır denizin. Oysa kendisinin her renge bürüne bürüne renksizliğe dönüştüğünü görmek kadına daha ağır geliyor. Canlılığından sıcaklığından içecek oluyor denizin, tuzlu suya doyamayarak kavrulmak istiyor. Yapmak istiyor bunu. Dünyanın en güzel ölümü olacak diyor. Denizi içerken avuçlarına dolar belki o küçük kız çocuğunun yazdıkları diye ümit ediyor. Oysa kaçtığı o adam doluyor avuçlarına. Avuç içlerinden bileklerine sarılıyor adam kadının. Kadının parmakları uyuşmuş, bilekleri sarhoş. Kendi avuç içlerini, ellerini öpüyor, adama rastlayacak belki öpmeleri, öpüyor, öpüyor... İçiyor, içiyor, kavuşmak istiyor. Bir tek kavuşmak, kaçtığı o adama.
O gün o deniz kıyısında her şey iç içe dolandıkça berraklaşan bir yığın.
O gün her şey aynı anda sıcak ve soğuk.
Her şey berrak bir bulanıklık, bulanık bir berraklık, ve birazdan var oluşunun çemberinden kaçıp yok oluşunu tamamlayacak bu kadın.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

gönülden gelen

karanlık mı, aydınlık mı?

"kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği o kokulu ağaç"