sevgi, ölüm ve sorular

Belki de içten içe hayatın sonsuza dek sürmeyeceğini bildiğimizden, en çok da aşkların sürmesi için sözler veriyoruz. Çünkü öleceğiz biliyoruz. Ama hayat sonsuzmuşcasına sevdiğimize "seni hep seveceğim" demek istiyoruz. Biteceğine emin olduğumuz bu hayat bizi bitmesini istemediğimiz duygularla sınıyor. En çok da o kişiye bir daha sarılamama ihtimalinin korkusuyla. İnsanlar dünyanın her yerinde, her gün belki de, bu acıyla karşılaşıyorlar. Sevdiklerini kaybediyorlar. Ben de bir gün kaybedeceğim, canım, annem, babam, ablam, diğer tüm sevdiklerim. Eğer sırayla ölürsek tabi... Benden önce gidecekler. Onlarsız kalacağım. Kalbimde sesleri, unutmak istemediğim onca anı ve gün, ona rağmen yaşamaya mı çalışacağım? Dedem gitti ilk. Nerededir acaba şu an... Gerçekten yok mu olmuştur denilen gibi. Onca gün derdi... "Bir dahaki bayramda olmayacağım, yaşlandım kızım artık!" Ah dede. Evet yoksun artık bir dahaki bayramda. Bıraktın dünyayı gittin işte. Ben ne zaman giderim bilmiyorum. Ama kimseyi üzmek istemiyorum. Buna eminim. Kalbim kırılmak istemiyor. Zor sayılacak yıllar geçti. Artık biraz huzur istiyorum, aileme, ablamın karnında sevgiyle büyüyen o yeni aile bireyimize. Yeni bir can. Çok garip. Hem de güzel. Geleceği bilmemek gibi. Hem garip hem güzel. Hayat da öyle tabi. Garip ve güzel. Anlayamadığım bir çok şeyle dolu. Gerçekten hiç ölmeyecekmişim gibi. Gerçekten şu hayatın sona ereceğini düşündükçe bunu aklıma inandırsam da kalbime inandıramıyorum.

Doğmak kadar ölmek de mucizevi sanırım. Bunun farkında olmak. Bu hayaller, kıyafetler, düşünceler, yiyecekler, her şey uçup gidecek. Geriye benden ne kalacak? Ya da bir şey kalmalı mı gerçekten. Neden bu kadar önemli bu soru. Peki bir gün tüm insanlık yok olduğunda acaba ne olacak? Cidden var mı başka bir yer. Neden bu kadar önemli bu soru. Nasıl hissedeceğimi bilmediğim bir yerin olası varlığı beni çok korkutuyor. İtiraf etmeseler de bence bu herkesi çok korkutuyor. O yüzden oyalıyoruz kendimizi. Sanatla, işle, diğer insanlarla, gezmelerle, sevmediğimiz o yemeklerden bahsetmelerle, para harcamalarla... bir de en güzel panzehirle: sevdiklerimizi severek, onlara sarılarak. Yok nasıl yaşardık? Her gün ölümü tüm berraklığıyla düşünürsek bunun ağırlığıyla nasıl yaşanır? Yaşanmazdı. Bu yüzden unutmak lazımdı işte. Hiç ölmeyecek gibi gülmemiz lazımdı. Sevmemiz lazım. Her şeye rağmen. Bir yandan bu sorular ve bilinmezlik yoruyor bizi. Düşünmekten yorulmak. Yorulmaların en kaçınılmazı. Düşünceler, yazılar, geçen yıllar. 25 yaşındayım. Peki ya bu yaşa kadar sağlıklı gelemeyen, savaşlarda ölen o çocuklar... Ah insan. Elindekilere şükretmeli tabi, ama kalbinde bu kadar acı taşırken diğerleri için. Onca yazar, ressam, müzisyen, İşte hep aynı acıydı, mutluluktu, gizemdi onlara da ilham veren: Neden buradaymız? Bu acılar, sevmeler sonrası, devamında ne olacak? Bir gün öğreneceğimizi ummaktan başka çare yok. Belki bir gün...


Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

gönülden gelen

karanlık mı, aydınlık mı?

"kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği o kokulu ağaç"