yıldız ağacı
Eski bir ülkede Kız adında bir kız
varmış. En büyük korkusu “kaybetmek” miş.
Kız bu yüzden hayatında kaybedebilme ihtimalinin olduğu hiçbir şeye
sahip olmamaya karar vermiş ve bu kararla hayatına devam etmeyi seçmiş. Hiç
ağlamazmış Kız, hiç de gülmezmiş. Korkarmış o anın hissettirdiklerinin gelip
geçici olmasından, o nedenle hiç hissetmemeyi seçmiş. Kız, Rüzgar kasabasında
yaşarmış, ülkelerinin ismi Yağmur, gezegenleriyse Okyanus’muş. Hayatında sahip olacağı her şeye sahipmiş Kız
- ya da o hep böyle düşünürmüş -, kaybetmeyeceği her şey yanındaymış. Yıldız
Ağacı varmış bahçesinde. Evden çıkar her
gece bu ağacın gölgesi yerine ışığında dinlenirmiş. Yüzüne dallardaki
yıldızlardan yayılan ışıklar öyle mükemmel yansırmış ki o an onun güzelliğini
birisi görse oracık da ölüverirmiş. Nitekim bu nedenle yıllarca kimseler yanına
yaklaşamamış kızın. Malum geceleri yıldız ışığında parlayan o yüz insanları
öldürecek kadar güzelmiş. Kız da Yağmur ülkesinde yalnızlığının hiç farkına
varmadan yaşar dururmuş. Ta ki o güne kadar…
Tüm bunlar devam ederken ülkenin diğer
ucundaki bir diğer kasabada Erkek adında bir erkek yaşarmış. Rüzgar
kasabasındaki o kızı duyduğu andan itibaren, kalbindeki hissin rüzgarına kapılıp
yola çıkmış. Yağmur ülkesi o kadar da büyük bir ülke sayılmazmış. Okyanus
gezegeninin belki de en küçük ülkesi. Zaman zaman ardına derken Erkek, Kız’ın
olduğu kasabaya sonunda ulaşmış. Gecenin olmasına izin vermeden Kız’ı
bulmalıymış Erkek. Yoksa Yıldız Ağacının ışığındaki yüzünü görüp ölmeye razı
değilmiş. O Kız’la konuşabilmeliymiş. O küçük ve mor çatısı olan o ev. Kendisinin aksine büyük bir bahçesi ve
bahçenin ortasındaki Yıldız Ağacı. Erkek ağacı fark edememiş önceleri. Gündüz
olduğundan sönmüş ve kurumuş normal bir ağaçtan başka bir şeye benzemiyormuş
ağaç. Koşarak ilerlemiş eve, kapısına
gelip aniden aynı hızla durmuş. Derin derin nefes alıp vermeye başlamış Erkek.
Kapıyı usulca çalmış. Telaşını gizlemeye çalışıyormuş. Telaşını hep gizlermiş
zaten Erkek. Kapıyı yavaşça aralanmış. Kızın saçlarını görmüş önce. Sonra da o
yüzü. Bir an başı dönmüş Erkek’in. Sersemlemiş gibi ani bir sarhoşluk beynine
ve kalbine aynı anda yerleşmiş. Kapıyı tutması gerekmiş düşmemesi için…
Her şeyin normal başladığı o gün. Kız yine bahçeyi seyrettiği öğlelerden birini
yaşıyormuş. Üstünde beyaz uzun elbisesi gökyüzündeki yağmur bulutlarını andıran
koyu mor, siyah ve grinin karışımı bir renge sahip saçları varmış. Göz rengini
kimseler bilmezmiş. Kahküllerinin ardından bakarmış çünkü dünyaya. Gözlerini
hep gizleyerek… Derken kapının sesiyle irkilmiş Kız, ve yerinden kalkıp
yürümeye başlamış. Kapıyı aralamış ve Erkek’in o masum suratıyla karşılaştığı
an hayatında ilk kez ağlamaya başlamış ve dehşete düşmüş. Bu sırada Erkek’in
dengesini kaybetmesi üzerine kapıya dayanmasını izlerken tüm bu kısacık zamanda
olanları anlamlandıramıyormuş. Korkmuş. Kaybedecek şeyleri oluşmaya başlamış bu
kısacık anda. Erkek’in o masum suratı, ağlama hissi…
Erkek sersemlemenin etkisinden çıktığı
gibi dayanamayıp atlamış kollarına Kız’ın. Sarılmış ona, sıcacık elleriyle okşamaya başlamış. Ama
Kız’ın ağladığını fark edince geri çekilmiş. Kız’ın ise tek yapabildiği
ağlamaya devam etmek olmuş. Saatlerin ilerlemesine inat onlar hala kapının
önünde sarılmaya devam ediyorlarmış. Ta ki havanın kararmaya başlamasına dek…
Erkek telaşlanmış. Yıldız Ağacının yanına her gece gidermiş Kız, ve Erkek bu
hikayeyi çok iyi biliyormuş. Kız Erkek’in omzundan başını kaldırarak yüzünü şu
cümleyi kurmuş, “Okyanus’taki en sevdiğim yerde benimle bu geceyi geçirmek
ister misin, çok uzak değil hemen şuracıktaki Yıldız Ağacını
kastediyorum?”
Kız’ın kalbi Erkek’in kollarına o
kadar hızlı ve bir o kadar huzurlu atıyormuş ki, Kız hala buna inanmıyormuş.
Kaybetmekten korkan o kız, aslında kaybedebileceği bir hisse ve kişiye sahip
olmadığını anlamış. Sonsuza dek beraber olacağı kişiyi insan nasıl kaybedermiş?
Bu his korku değilmiş, aşkmış. Mutluluğun yörüngesinde dönen Kız, Erkek’i
kaybetmeyeceğini anladığı için onu Okyanus’ta yani gezegenlerinde en sevdiği
yere, yani Yıldız Ağacının ışığında oturmaya davet etmiş.
Erkek Kız’ın gözlerine bakıp nasıl
“Hayır.” dermiş. Tüm korkusunu beraberinde taşıyarak onunla Yıldız Ağacının
yanında oturmayı kabul etmiş ve ağacın yanına doğru yürümeye başlamışlar. Zaman geçip hava karanlığa teslim olmaya
başladıkça ağaç ışığını yavaş yavaş vermeye başlamış. Erkek’se bu ışığın
altında Kız’a her baktığında yüreğinde gerçek bir sancı hissetmeye başlamış.
Kalbini durdurabilecek bir sancı… Nefes almakta zorluk çekmeye başlamış.
Vücudunu hissetmemeye.
Kız tüm bu olaylardan habersiz Erkek’e
sarılmış Okyanus’undaki en mutlu yerinde huzurun ne demek olduğunu gerçekten
anladığını hissediyormuş. Başını
kaldırıp Erkek’e bakıp onun fiziksel bir acı çektiğini anlayana dek…
(Aşk. Gerçek aşk. Huzur veren aşk.
Sahip olunamayacak kadar güzel olan aşk. Hepsi sadece bir mucize? Gerçek değil. Biz de yokuz. Her şey bir hiçlik.)
Tam o anda Yağmur ülkesinde Rüzgar
kasabasında öyle ilk kez yağmur yağmaya başlamış. Öyle şiddetliymiş ki bu
yağmur gökyüzünü kızın saçlarının rengiyle aynı renkte olan bulutlar çok kısa
bir sürede kaplamış. Ve bardaktan boşalırcasına yağmaya başlamış o yağmur.
Yıldız Ağacının ışığının Kız’ın yüzüne vurması her an daha da engellenir olmuş.
Erkek’se bu sayede nefes alıp vermeye başlamış ki Kız’ın onu öpmesiyle tekrar
nefesi kesilmiş oracıkta. Ve o günden sonra Yağmur kasabasının adına
yakışırcasına her gece yağmur yağmaya başlamış. Yıldız Ağacının ışığıysa her
gece yağmur damlalarıyla gölgelenir olmuş. Kimileri bunu Erkek ve Kız’ın aşkını
yaşatmak için bir ilaç olarak görmüş, kimileriyse sadece sıradan yağmur
damlaları olarak… Ama unutulmamalı ki, sıradan günler mucizelere, mucizelerse
normal gözüken mutluluklara gebedir. Tek yapmamız gereken umut etmek, ve o günün
gelmesini beklemek, gelmezse canımız sağolsun sevgili okur. Yıldız Ağacı gibi muhteşem bir şeye sahip bile olsanız
bazen gün gelir ve umarım o kadar büyük bir aşk hayatınıza girer ki o insan
için ağacın ışığından bile vazgeçmek isteyebilirsiniz gönül rahatlığıyla...
Yorumlar
Yorum Gönder